6 Ekim 2025 Pazartesi

Sevgilim Kış:

Canım Beyhan. Afrika’nın ya da Ortadoğu’nun bir ücrasında, yaşadığı ortamın aksine gözleri cam gibi parlayan; siyah beyaz çekilmiş ve hafif hırpani çocuk fotoğraflarındaki o güzel bakış vardır Beyhan’ımın yüzünde. İki koca gamzesi, geniş yüzüne cuk diye oturan kalın kaşlarıyla tanıdığım en babacan, en sıcak surat Beyhan’ındır. Kış günü lacivert kazağımdır Beyhan. 

Beyhan’ın çok sevdiğim bir oyunu vardı. Meşhur heykelli parkta, kalabalığın nispeten daha yavaş aktığı bir banka oturur, etraftan geçenleri izlerdi. Dikkatini çeken birini sadece önünden gelip geçtiği süre boyunca birkaç bakışla; nezaketle ve ürkekçe süzerdi. Sonra beni bir anda o kişinin zihnine soktuğunu sanırdım. Bir ‘an’ yazardı önce dudağının kıvrımından ya da kaşındaki bir titremeden. Sonra bir güne büyütürdü. Bir ömrü böyle tahmin ederdi. Bazılarına eklerdim, bazılarından çıkartırdım, bazılarında ise kaybolurdum. Aynısını bana da yapar mısın acaba bir gün diye şakalaşır ama içten içe korkardım. O oyunun büyüsü bozulacak sanardım sanıyorum. Canım arkadaşım Beyhan. Hiç yapmadı bana numarasını korkmayım diye. Hiç beni öyle süzdüğünü görmedim; böylece ve öylesine ona güvendim. 

Kış gelirken ve ellerim cebimde üşüyerek bir parktan geçerken canım Beyhan geldi aklıma. Lacivert kazağım.  Oyunumuzu oynamaya karar verdim. 

O esnada Sabriye teyze çarptı gözüme o olduğunu tam idrak edemeden. Evet evet oydu. Çok iyi bildiğim ama hiç tanımadığım biriydi. 55-60 yaşlarındadır diye tahmin ediyorum, aslında oldukça genç sayılır Sabriye teyze. Okur yazarlığı yoktur pek. Kendi kendine öğrendiği bazı harflerden yarım yamalak cümleler okuyabiliyor sadece. Ama ne merhametli kadındır. Yol boyu kedilerin tümüne yem ve su vermeden gözüne uyku girmez saat kaç olursa olsun. Dönüş yolundaysa çiçekleri kontrol eder, bir ihtiyaçları var mı muhakkak bakar. Sırtı bükülmüştür daha şimdiden. Gözlerinin feri sönmüştür, baktığında içini sızlatan bir yanı vardır. Hayırsız bir kocası vardır, varlığıyla yokluğu birdir. Ne evin yolunu bilir, ne Sabriye teyzenin ne yiyip ne içtiğini. Sabriye teyzenin gençliğini yavaş yavaş boyalardan, renklerden arıtmıştır. Resme küstüren de o’dur. Renklerinden geriye bir tek örgü Fransız beresi ile uçları kesik eldivenleri kalmıştır Sabriye teyzenin. Hüzündür ve aynı zamanda güvendir Sabriye teyze. Gözümü kapattığımda sobada kaynayan, sarı kızıl  ıhlamuru anımsatır bana.

4 Ekim 2025 Cumartesi

Kendi kendime

 Son konuşmamızdan sonra bloğa da iki üç satırlık bir şey yazmıştım. O ara bloğu kurcalarken taslaklarda bir şeyler buldum. Son konuşmalarımızdan birini kopyalamışım buraya. Yine aklıma gelirsen neden bittiğini unutmamak için kendime bırakmışım taslağı anladığım kadarıyla. Sonra dahası var mı acaba nereden yazıştık diye sosyal medyayı kurcaladım. Dahası da varmış, biz birkaç kez daha konuşmuşuz. Sonuç hep aynı olmuş, tartışmışız ve konuşmamışız. Dumura uğradım. Neden ben “Hafızam iyidir” derken, “ilk defa tartışıyoruz” derken hiç sesini çıkarıp da “Yanlışın var canım bak böyle böyle olmuştu” demedin hiç? Bu hafızayı silmiş halimin yeniden senden umma halini nasıl normal kılabildin? Onlarca şey sormak istiyorum ama alacağım hiçbir cevap kırgınlığıma iyi gelmeyecek biliyorum. Bazen sorular sorulmamalı galiba. Bazı kavgalar edilmemeli, bazı cevaplar verilmemeli, bası sözler söylenmemeli. Bu döngüden çıkmamız lazım. 

Çok kırgınım Barış. Hem sana, hem kendime, hem yaşadıklarımıza, hem yaşamadıklarımıza. Babamdan sonra seni ne kadar idealize etmişim. Geçen konuşmamızda telefonda da söylemiştim gerçi bunu sana ama unuttuğum konuşmaları görünce ancak idrak edebildim durumun tümünü. Aklımda en iyi halinle kalabilmen için, kendimi korumak için bütün kötü anılarımı silmişim. Sonra aklıma geldi, bir konuşma daha geçmişti aramızda ama o konuşmayı bulamadım. Eşinle ben barışın dedim diye barıştığınızı söylemiştin. Kim bilir neleri unuttum böyle. 

Çok kırgınım Barış, ikimize de. Affedeceğim elbet, ama bugün ama yarın. Benim hayalim huzurlu, mutlu, sevgi dolu ve sıradan bir hayat. Kırgınlık taşımak istemiyorum yanımda. Güzelliklerin bir gün olabilme ihtimalini değil; bir gün sevilme ve kucaklanma ihtimalini değil; bunların gerçekten yaşanmasının mümkün olabildiği bir sevgi yaşamak istiyorum. Bunu gördüğümde kabul edebilecek kadar özgür bir yüreğim olsun istiyorum. Seni çok seviyorum. Ama işte o kadar. 

Bir gün yine nasılım merak edersen, ben iyiyim ve çok mutluyum Barış. Sonunda kendimi tutma ya da koruma ihtiyacı duymadığım çok güzel bir sevgiyi yaşıyorum. Son bir kez sesini duymayı çok istiyor bir yanım ama hep isteyecek ve gitmeye asla hazır olmayacağım. Bir yerden başlamam lazım. 

1 Ekim 2025 Çarşamba

Tam

29.09.2025: 

“ Yine hayatımın orta yerine düştün.

Ama bu sefer heyecanlanmaya bile korkuyorum. Bu döngüden artık çıkmak istiyorum. Her şeyin güzel olacağını bilsem canımı katarım sana biliyorsun ama her gelişinde daha da imkansızlaşıyorsun. Keşke hiç gelmeseydin. Affettiğim halinle kalsaydın. Daha kolay olurdu.”


02.10.2025: 

Anılarımdaki Barış’tan vazgeçemedim. Seni çok seviyorum 24 yaşındaki çocuk 😘 Seni affettim, huzurla hayatına devam edebilirsin. 

13 Nisan 2019 Cumartesi

Döngü

Yaşamak nedir? Nasıl yaşanır? Milyonlarca insan yaşama enerjisini nasıl kendinde buluyor? Anlayamıyorum. İnan anlayamıyorum. Sık sık bunları soruyorum kendime.

Nasıl girdim bu ruh haline yine? Bir anda değil elbette ama o kadar birikti ki artık dayanamıyorum. Kimseyle konuşamıyorum. Kendimi anlatsam alacağım bütün cevapları çok iyi biliyorum çünkü.

Kendine bir amaç belirle. Daha çok gez, daha çok insanla etkileşime gir. PAYLAŞ.

Sigara içen birine sigaranın zararlarının anlatılmasından farksız bir diyaloğa dönüşeceğine eminim. Zaten bu ruh halinden nasıl kurtulacağımı biliyorum ama çabalayacak gücü kendimde hissedemiyorum, bulamıyorum. Kendimi olur olmadık şeylere gizli gizli ağlarken yakalıyorum. Yorgun hissediyorum, hissedebildiğim tek şey de bu. Çok korkuyorum. Yaşamayı beceremiyorum. Başarısızlıktan korkuyorum. Eğlenemiyorum. Hiçbir şeyden zevk alamıyorum.

İnsanların bende gördüğünü ben kendimde göremiyorum artık. Ben önceden nasıl yaşayabiliyordum hatırlamıyorum.

Çok umutsuzum. Çok mutsuzum.

Kısır bir döngüye dönüştü. Yıllar yılları kovalıyor, sonra kendimi aynı yerde buluyorum. 25 yaşındayım ve kayda değer yol alabildiğimi düşünmüyorum. Zamanı boşa harcıyorum.

Hayat, içinde akabildiğinde eşsiz bir koku bırakıyor insanın genzinde. O kokuya erişebilmek için herkes kendince savaşmak zorunda. Ama ben o koku etrafımda ışıl ışıl dönerken, o kokuya dokunamadan, zerafetle, sadece parmağımın ucundan akıp gitmesini seyrediyorum.

Çok acı. Çok yazık.




20 Nisan 2017 Perşembe

Bulut gibi

Ölü gibi morardı ellerim içimin boşluğunda. Neden? Yalnızlık korkusu mu yoksa kaybına üzülünecek cinsten bir sevda mı bu iki ömre tekabül eden? Hıncımdan mı aldattım vicdanımı yoksa bir şey kalmamış mıydı ayırt edemiyorum inan ama konuşmaya ihtiyacım var. Kendimle.

En çok aklıma düşen şey ondan geriye ne kalacağı. Hatta hiçbir şey kalmayışı en korkuncu. Tecavüze uğramış bir vücutta ne çiçekler açmıştı oysa onunla sevişirken. Süt beyazı boynumda ve dahi bütün bedenimde dudakları satır satır gezinirken bulutları yırtmıştım çarşaf çarşaf. Ne kabuslara sarılmıştı benim için. Ne ninnilere uyanmıştı gönlüm.

Sonra o elleri vardı öpmeye koklamaya doyamadığım, Allah seni başımdan eksik etmesin dedirten. Böyle ata erkil söylemlere hep kızan ben, artık en çok bu cümleyi geçiriyordum içimden. Nasıl anlatılır bu duygu bilmiyorum ama elleri bana ölümlülerden çok uzakta hissettiriyordu. Hep benimdi; en az sahip olduğum, en çok özlediğim parçamdı. Avuçlarıma oturup öylesine yakardı ki... Bir şey eksik hep, bir türlü tamamlayamadım.

Ben hiç yaşamamış olmanın korkusuyla, acı içinde inleyerek yeniden hayata dönmüşken şimdi o bir ölü kadar katı ördüğü duvarın arkasında. Hatta kör, hatta sağır, hatta dilsiz. Geri dönsün diye verdiğim hiçbir nefes ona can olamadı. Bu hale ben getirdim, ben bitirdim ama ben de bitmiştim. Artık yaptığı tek şey göz yaşımla sel olmak sakladığı eski bakışlarını içinden kaçırdığında. Sadece dua edebiliyorum çaresizce ya acımı al içimden ya da bir işaret ver yaşamaya dair diye. Sonrası o an camdan ses veren o güvercine sarılışımdan ibaret.


29 Nisan 2012 Pazar

Kritiğe Kritik: Aşkın Metalaştırılması



İnsan düşünen, metamorfozundan payını aldığı kadarıyla -alabildiyse- 'düşüne-bilen' bir varlıktır. Peki ne düşünür ki bu insan kendi oluşumunun yalnızca minicik yüzdelik dilimlerini kullanarak? Biri bir şey mi dedi? Hıı, nee?? Aşk?!



Elle tutulur, işin uzmanlarınca mıncıklanır, en karmaşık organ olan beyne sahipseniz, her konuda olur olmaz konuşma hakkına da sahipsinizdir. Gelin görün ki ağzınızdan çıkan şey'ler az çok sahip olduğunuz düşünsel ziynetin kıymetini bilip bilmediğinizi ortaya döker. Varlığımızın ilk gününden beri üzerine kafa yorulmuş, farklı açılardan kitaplaştırılmış hazır nutukları seçmeniz -ki bu aşk oluyor- bu yüzdendir. Bu konu sizi ele vermez, bilhassa takdir edilirsiniz uyuşturulmuş beyinlerce.


Aşkın tanımını yapmıyorum henüz, yazarın tanımı da değil anlattıklarım maalesef: Yazan'ın tanımı.

Aşk, hakkında konuşulması kolay konudur: Karşınızdaki kişi, görüşünüze katılmasa bile aşk sonsuz boyutlu bir prizma olduğundan, sizinkinin de yalnız bir boyut olduğunu kabul edip "Vay anasını, adam konuştu abi yaa!" der. Böylelikle, şanınız alır yürür zaten. Fikirleriniz bir yandan yayılırken, savrulduğu laf aralarında adınız silinir altından. Derken kırıla kırıla oluşan yeni açılar, salına salına yeni boyutlar oluşturur. Sizin boyutun esamesi okunmaz, prizmadaki yeri ve varsa katkısı görülmez olur.


Prizma örneği, benim kendi krallığımı ilan ettiğim kendi boyutumdur. İşte bu boyut, aşk tanımını yaptığım noktadır. Ben yazar değil yazanım bu konu altında zaten, ben de hali hazırda kitaplaştırılmış olan olguyu seçtim. Ve yazım da üç vakte kadar prizmada görünmez olacak.

Evet, aşk hakkında konuşur-yazarım ama Aşk'ı bilmem. Anlattığım üç basit cümleyi allayıp pullar, azıcık da ısıtarak servis ederim. Siz de yersiniz.

14 Ağustos 2011 Pazar

Ve bitişin başlangıcı..

Müfettiş Gadget ve Mcgyver'ın koruyamadığı soğuk fanustan kaçışım zordu. Arada sırada başka erkeklere giderdim, terk ederdim temsili kısmen mabet olan yeri..

Önce elim suya dokunmaz olurdu giydiğim günahın cazibesiyle. -Aslında bu unutuşun kendisiydi-. Sonra suyu özlerdim mürekkebe boyanmak için mabedimde.. Evimden ayrı yanardım ben fanusum çalınınca. Yine dönerdim..

Bir kısır döngüydü bu 3 seneden alışılagelen. Az değil, kırk küsür nehir suyuydu biriktirdiğim.

Söndürün şu nehirleri! 
Elbet sönecekti..
Ben emrettim.