14 Ağustos 2011 Pazar

Ve bitişin başlangıcı..

Müfettiş Gadget ve Mcgyver'ın koruyamadığı soğuk fanustan kaçışım zordu. Arada sırada başka erkeklere giderdim, terk ederdim temsili kısmen mabet olan yeri..

Önce elim suya dokunmaz olurdu giydiğim günahın cazibesiyle. -Aslında bu unutuşun kendisiydi-. Sonra suyu özlerdim mürekkebe boyanmak için mabedimde.. Evimden ayrı yanardım ben fanusum çalınınca. Yine dönerdim..

Bir kısır döngüydü bu 3 seneden alışılagelen. Az değil, kırk küsür nehir suyuydu biriktirdiğim.

Söndürün şu nehirleri! 
Elbet sönecekti..
Ben emrettim.

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Tanrı



..beni yaratırken kararsızdı:

Kadın olmaktan fazlasını çalmıştım topraktan. Analığı, anaçlığı bendim. 

Kanatlarını çalmıştım; ondan daha özgürdüm, kıvrım kıvrım zerre zerre, hare hare uçabiliyordum.

Sinsi ve bencildim belki. Ama bu da ondan çalınmış bir huydu. Güya koruyordu bağrındakileri. Hiç mi kendine saklamak istemedi? Bunları düşünmeseydi bende can bulamazlardı.. Yine de sevgisinden yapıyordu bütün bunları. Salt seviyordu.. Bunu da çaldım!

Tanrı bana kendi nurunu üflerse tastamam cana gelecektim, bir o eksikti. Tanrı beni yaratırken kararsızdı:
 
Acıdan fazlasını çalmıştım şeytandan. Ateşi çaldım! Aklı çaldım!

Şeytanın son sevgi zerresini çaldım, sevgiyi yakabilirdim!

Sevgimden kendimi yakabilirdim! 

Her şeyin bilincindeydim! Alacağım kararların sonuçlarını görebildiğimden seçim yapamıyordum. Tanrı gibi! 

Toprağa karşılık şeytan

Sevgiye karşılık ateş olabilirdim..

Sonunda ne yanan toprak olurdu ne de sevilen şeytan.

Ben yanardım, o sevilirdi..

Toprağın kalbiyle şeytanın ateşine sığındım, aralarında sıkıştım..

Kaldığım yerde bunları bildiğimden kararı Tanrıya bıraktım..

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Okuyorsun madem.

Hakkını verelim o halde.
Dünü de kapsayan ve bugünden önceki hayatıma ait olan her şeyi tutam tutam, satır satır parçaladım.
Haberin olsun ;)

3 Haziran 2011 Cuma

İNSANLIK TARİHİ

Tanrı önce kadını yarattı.Yaşadıkları yere de "cennet" adını verdi. Ve sonra kadını tamamlasın, bir bütün olsunlar diye erkeği yarattı. Kadının naifliğine karşı güçlü, kırılganlığına karşı sert, güzelliğine karşı yakışıklı... Zamanla erkek güçlü yapısıyla Tanrı'nın daha çok gözüne girdi. Öyleki, Tanrı kadının erkeğe itaat etmesini istedi. Her koşulda Tanrı'nın gözdesi olmaya alışkın olan kadın Tanrı'sına asi oldu ve itaat etmedi. Cezası Tanrı katından kovulmak oldu. Tanrısından uzaklaştırılmasına neden olarak gördüğü erkeğe öyle büyük bir kin beslediki onu da mutlaka Tanrıdan uzaklaştırmalıydı. Usulca erkeğe kendini sevdirdi, aşık etti. Erkek aşkından Tanrıya yalvarıp kadını yeniden cennete aldırdı. Yeniden cennete giren kadın intikam için fırsat kollamaya başladı. Ve o fırsat sonunda ayağına kadar geldi. O gün Tanrı kadın ve erkeği yalnız bıraktı ve giderkende yasak elmadan uzak durmasını tembihledi erkeğe. Erkek çok sadıktı Tanrısına ve asla sözünden çıkmazdı. Elma yasaksa yasaktı ve asla dokunmazdı. Ama kadına da çok aşıktı. Kadın da Tanrısına aşıktı ve yeniden onun gözdesi olmasına engel olan erkeği aradan çıkarmak için erkeğin aşkını, kendi dişiliğini ve zekasını kullanarak yasak elmayı erkeğe yedirdi. Tam o anda gelen Tanrı, erkeğin sözünü dinlemeyip kadının aşkına kapıldığını görünce onu katından kovdu. Sonunda yeniden Tanrının gözdesi olmuştu kadın. Ama zamanla büyük bir boşluk, eksiklik hissetmeye başladı. Her geçen gün daha da mutsuzlaştı ve farkında olmadan erkeği özlediğini, yeniden onunla olmak istediğini fark etti. Aşık olmuştu erkeğe. Artık cennet erkek olmadan cennet değildi onun için. Bir gün dayanamayarak Tanrı'ya gitti ve Tanrı'dan erkeği affedip yeniden cennete almasını istedi. Tanrı kabul etmedi. Günler günleri kovaladı ve kadının mutsuzluğu tüm cenneti kapladı. Kadının haline üzülen Tanrı onu çağırıp erkeğin cennete tekrar girebileceğini ancak türlü şekillerde erkeği deneyerek cennete yeniden girmeye layık olup olmadığını anlaması için kadının erkeğin yanına gitmesini istedi. Cennetten bir süreliğine ayrı kalacağına üzülsede yeniden erkeğin yanında olacağı için mutlu bir şekilde erkeğine koştu.Erkeğin cennete girmesi kadına bağlıydıya ve erkeğe olan aşkı yüzünden geçici de olsa cennetten uzak kalmıştıya erkeğin sınavı oldukça zor olacaktı ve bu sınav binlerce yıl sürecek kadar uzun olacaktı.Ömrü yetmeyen kadın görevi bir diğerine devredecek ve erkeklerin sınavı kıyamete kadar devam edecekti.Günümüze kadar sınava tabi tutulan erkeklerin bir çoğu sınavı geçip geçmediğini göremeden sınav salonunu terk etti, bir kısmı sınavdan çakarak salondan çıktı. Sınavı geçenler mi? Onlardan bazısı Ferhat bazısı Mecnun bazısı Yusuf adını alıp tarihe geçtiler.Sınav hala sürüyor ve ömrü yetmeyenler, çakanlar hala var elbet ancak sınavı geçip adını tarihe yazdıranlar ise çok nadir olarak görülmektedir.
(..Alıntıdır..)

30 Mayıs 2011 Pazartesi

21 Nisan 2011 Perşembe

KAST-I REVAN

Artık karşı karşıyalardı. Soluk renkli, hasta bir odada tavanla göz gözeydi adam. Karşısındaki kadınla değil de tavanla göz gözeydi evet. Kadında soru sorarcasına bakan bir çift göz yoktu yerinde; zihninden ne geçiyorsa olduğu gibi göz yuvalarından akıyordu, saklama gereği duymuyordu kadın da zaten. Bu sayede göz yuvaları hep nemliydi ve bir çift gözün o bembeyaz ipek çarşaf gibi bir dokuyla ciltlenmiş yuvarlak hatlı yüze verebileceği bütün güzelliklerden daha çok şey katıyordu kadına boşluklar..

Karşılıklı susmak en büyük erdemleriydi. Adam günlerce, haftalarca o tavana bakacak olsa da kadın hep rengarenk akıtıyordu zihnini. Bu sefer kıpkızıl bir renk seçmişti kadın. Kızgınlık değil kırgınlık akıtıyordu. Korkuyordum ben ise.. Düpedüz kanıyordu kadın! Adamın ne yaptığını çok merak ediyordum. Ah bir tek kelime sarf etseler belki anlayabilirdim olanları ama bu ihtimali bile ortadan kaldırıyordu sadece susarak iletişim kuruyor olmaları. Niçin bu kadar kırık-kristaldi, nasıl böyle kekremsi fakat cennetten kopmuşçasına nefis kokabiliyordu akan sıvı?

Adam kadının neye bu kadar kırıldığının farkındaydı ama suçundan sonsuza dek kaçabilecekmiş gibi, kadının karşısına bir daha hiç çıkmayacakmış gibi ve hatta kadının bu kırgınlığı dile getirmeyeceğini biliyormuş gibi rahatça susabiliyordu.

Kadın satır satır kanıyordu hala. Bu kadar kırılmayla ölmezdi en nihayetinde. Son bir defa adamın yüzüne baktı derin derin. Kadının bakışlarının nasıl da ziynete dönüştüğünü görünce fark ettim ki adamın güzelliği paha biçilemez ölçüdeydi kadın için. Saatlerce, günlerce baktı adama ziynet kanaya kanaya. Canı acıyor gibi görünmüyordu kadın. Günler sonra ilk defa odada bir kıpırdanma oldu. Zihninde kalan son görüntünün adama ait olmasını istiyormuşçasına indirdi gözlerine perdelerini. Kızıl-kekremsi kokan o sıvıyla ve adama bakmaya doyamadığı anlarda döktüğü ziynetlerle yazdığı satırlar tastamamdı ve arkasını döndüğü anda okuyacağımızı biliyordu. Arkasını döndü ve balkona yöneldi..

Adam omuzlarından yıllar geçmiş gibi yorgundu. Dizlerinin üzerine çöktü ve avuçlarından kayan kızıllığa baktı. Şimdi kadının yazdıklarını okuyordu. Ben de can atıyordum okumak için ama satırlara adamdan önce dokunmam kadının aşkına haksızlık olurdu. Artık anlıyordu kadının günler süren kırgınlığını. Kadın adama çok güvenmiş, omuzlarına çok yük vermişti böylece. Bu kadarının hakkı olduğunu düşünmüştü. Oysa adam bir şey vaat etmemişti kadına. Adamın çıktığı uzun yolculuğa diyeceği yoktu kadının; sonuçta bir düğümün çözülmesi için gittiğini biliyordu. Fakat adam yorulup dinlenmek istediğinde birkaç dakikalığına da olsa kendine uğrayacağını düşünmüştü. Günlerce bekledi. Umutluydu adamın tekrar gittiği gerçeğini kabullenene kadar...

Adam duyabileceğim bir ses tonuyla okuyordu hala merakımın farkında olduğu için. Kadının aşkına doku olan şeyin bu ses olmasından şüphe duymuyordum artık. Kırgınlığın son satırlarına geldiğini anlamıştık ikimiz de. Devam etti okumaya..

Ama neden haber vermemişti kadına? Bilmiyor muydu beklediğini? Biliyor olmalıydı, hatta buna emindi kadın. En azından haber veremez miydi gelemeyeceğini? O zaman böyle kanamasına gerek kalmazdı. Yine üzülürdü ama mantıklı bir açıklaması olduğunu bilir ve içi rahat ederdi, kırılmazdı. Bu suskunluğa bir son olacaktı dökülen kızıllar. Açıkça adama soruyordu zihni "Niye?" diye. Bu kadar mıydı verdiğin değer?..

Ayağa kalkacak gücü bulmuştu adam kendinde saatler sonra. Ya da kadının bu kadar kolay kırılması karşısındaki şaşkınlığı üzerinden atarak kadına cevap verecek gücü buldu demek daha doğru olur. Ellerine bulanşanlardan tiksinmiyordu ve bir çırpıda üzerine siliverdi. Kendinden emin adımlarla balkona yürüdü. Perdenin sıyrılan kenarından adamın bir şeyler söylediğini görüyordum. Duyamasam da adam ne derse desin, ya da ne kadar sürerse sürsün kadının yaralarına.. Eninde sonunda kadının yumuşayacağına emindim. Ne de olsa aşıktı..

Kadının bana bakıp ne düşündüğümü bildiğini fark edince utanıp ne kadar merak edersem edeyim odanın kapısını kapattım ve dışarı çıktım; kadının döktüklerine saygım sonsuzdu..


1 Mart 2011 Salı

Müzikal

Müzik müzik müzik! Aç susuz yaşayabilirim belki ama birileri kulak kapımı çalmadan yaşayamam sanırım. Zaten iki adamım var benim aşık olduğum, üçüncüsüyse müzikle değil yalnızca yüzündeki güzelliğin tınıya dönüşmesiyle, yalnızca kendi sesiyle mest eder beni..

İzler gibi önce, sonraysa izlemekten çok yanındaymış gibi; biraz kahve kokusuyla biraz da kızarmaktan memnun soğan kokusuyla karışıktır. Kahve kokusu edebiyatı andırır; anlamasan da yine sever seni sevgilin gibi. Karşılık beklemez, hele ki anlamanı hiç beklemez, anlaşılma kaygısı yoktur zaten edebiyatın hasında. Ama sever; zamanı gelince senin de bunu hissettireceğini biliyor çünkü sevgilin. Soğan kokusu başkadır ama; kimsecikler anlayamaz ondaki harikalığı. Onsuz bir öğünün acılığını ancak aşçısı anlar. Annedir bu koku.. Şefkattir! Ne yaparsan yap duyumsadığında doyamazsın ona.

Ben bu iki kokuya da doyamıyorum bütünü sensin diye. Bir film izlesem ve içinde bütün müziklerimi barındırsa müzik kutum gibi. Ve kaybolsam bir müzikle senin açıklarında.. İşte o zaman sana ihtiyacım vardır. Duymak isterim kokularını, ne olur kızma bana hep arıyorum diye. Hangi korkuları besleyip evcilleştirmeye çalıştığımı sen bilirsin zaten.

Özlüyorum, çok özlüyorum bütün müzikleri kokularıyla beraber.. Bir gün aşçı olursam her şey daha güzel olur mu? Söyle bana..

9 Şubat 2011 Çarşamba

Büyük Prens



Kitap okumayı çok severdim, biliyordun. Ama her kitabı okumazdım, neden bilmiyorum.. Büyüdüğüm için mi bir şey beğenmiyordum yoksa "büyükler" yazdığı için miydi bu? Okumamı tavsiye ettiğin kitaplar olurdu ara sıra ve okurdum da.


Bir tanesi Küçük Prens'ti. Büyüyordum ve vaktim yetmiyordu hiçbir şeye işte, bir fırsat bulup okuyamamıştım; "büyük" bir aptaldım. Bugünse eskileri hatırlarken aklıma gelmişti kitap. Defalarca Orospu Kırmızı'yı, Medusa'nın Makası'nı ya da diğerlerini okumuş olmama rağmen bunu atlamış olduğumu farkedip göz atmaya karar verdim.


Google amca, kitabı arayıp özenerek bulmanın vereceği sevinci elimden almıştı büyük insanların en büyük ihtiyacı olan "zaman"dan bir parça verirken. O bir parça koklatıyordu, biz de "kazandık" diyiveriyorduk buna!

Yaldızların içinde kitap kapağını uzun uzun inceledim önce. Basitti, sadeydi ama ne kadar anlamlı olabileceğini kitabı okumaya başlayıp da ne kadar büyük bir aptal olduğumu görmeden anlayamazdım. Okumaya başladım ve daha ilk sayfa "büyük" olmanın kaybettirdiği o kadar çok şey olduğunu gösterdi. Yıllardır pek az kitaptan aldığım hazzı bu kısacık kitaptan almaya başladım, büyük bir iştahla okudum.

"- İnsan binlerce, milyonlarca yıldızın birinde yaşayan eşsiz bi tek çiçeği seviyorsa, yıldızlara bakmakla bile mutlu olur. "Çiçeğim oralarda bi yerdedir" der. Ama koyun çiçeği yerse, sanki yıldızların hepsi birden sönüverir. Bu da mı önemli değil?"

O kadar güzel, o kadar özel sözler oldu ki bunlar benim için gözlerimin dolduğunu farkettim.

"Tilkiyi hatırladım. İnsan birinin kendisini evcilleştirmesine izin verirken, bir parça da ağlamayı göze alıyor demektir."
"Yoruldu ve kumların üzerine oturdu. Ben de yanına oturdum. Kısa bir sessizlikten sonra: 'Yıldızlar çok güzel... Çünkü içlerinden birinde, şu an göremediğim bir çiçek yaşıyor' dedi."

“Ama gözler göremez. İnsanın kalbiyle bakması gerekir.”

Çocuk gibi olup rezil olduğumu düşündüğüm anlar vardı şimdi gözümün önünde; utanmayı öğretmişlerdi büyükler, ben de utanırdım çocuklaşınca. Ama asıl kıymetli olan buymuş..

"Ve bunun neden bu kadar önemli olduğunu büyükler asla anlayamazlar..."



19 Ocak 2011 Çarşamba

7 Ocak..

Son gün okulda saatleri ve dakikaları saymıştım. Akşam bile öyle heycanlıydım ki oturup kısa bir konuşma metni yazdım telefonda bocalamamak için. Ama o an aklıma bile gelmeyecekti metin.

Çıkışta her geçen saniye kalbim daha da hızlanmaya başladı taa ki ankesörlü telefonu elime alana kadar. Telefon elimdeyken ise yaşamıyordum diyebilirim. Kutbum cesaretlendirmişti bu noktaya kadar ve şimdi uzaklaşıyordu benim için kutsal sayılabilecek bu anda yalnız kalabilmem için. Numarayı bile unutmuştum o an. Telefonumu çıkarıp numaranı tekrar yazmaya başladım..

Telefonu açtın işte sesin aynıydı, o tınıyı unutamazdım! Söylediğin her kelime kelebek ömründen daha kısaydı, telefonu kapattığımda unutacağıma emindim. Yanılmışım ki şimdi bile her kelimen aklımda..

Seni özlediğimde inanılmaz hırçınlaşırdım hep. Sonra kendi kendimi sustururdum. Ama son birkaç haftadır yapamamıştım bunu. Sesin düzeltti bu sefer herşeyi. Öyle heycanlı öyle mutluydum ki zar zor konuşabildim. Telefonu kapattığımda kutbum yaklaştı. Koluna girmesem bayılabilirdim ve ağlamaya başladım. Öyle temiz öyle güzel ağladım, öyle rahatladım ki hayatım boyunca bu duyguyu bir daha hissedebilecek miyim gerçekten bilmiyorum..

Akşam tekrar konuşacağımızı düşünmek çok iyi gelmişti. Bu kadar saçmalayacağımı bilmiyordum ama. Telefon kapanınca ayılamadım ve birkaç gün boyunca hatırlayıp sinirimi bozacağım bir rezilliğe imzamı çakmıştım tam 12'den.

Mesaj ya da telefon olsun farketmez, tekrar seninle konuşmaya çok hızlı alışmıştım. Konuşmadığımız günler benim için berbattı artık. Sonra bir durup düşünmem gerektiğini farkettim: Sen her gün bu adamla konuşmuyordun, şimdi azıcık konuşmanız bile yetmeliyken kendi kendine kaprisler üretiyorsun kafanın içinde.. Bütün gün kendini harap edecek birşey yok ve toparlan artık.. Ne kadar yoğun olduğunu biliyorsun, bir insanın hayatı tamamen "sen"den ibaret olamaz. Çocukça düşünmekten vazgeç..

İçimdeki ses çok haklıydı, bunu biliyordum ama harekete geçememiştim işte. Bir ya da iki hafta kadar sürdü bu sanırım. Büyük ölçüde hallettim kafamdakinin söylediği sıkıntıları. Şimdi rahat mıyım?? Evet diyebilirim. Özellikle çok sevdiğim o şarkı sözünü görüp, tekrar dinlediğimde öyle rahatlamıştım ki..

(...)
Belki benim kağıt param,
Bir şekilde, döne dolaşa
Senin cebine girmiştir.
Belki aynı posta kutusuna,
Değişik zamanlarda da olsa

Birkaç mektup atmışızdır.
Ayın karpuz dilimi gibi batışını
İzlemişizdir deniz kıyısında.
Aynı köşeye oturmuşuzdur Köhne'de,
Belki de birkaç gün arayla.
Olamaz mı? Olabilir...


18 Ocak 2011 Salı

Bir Haftalık Çaba

İnat ettim yazmamak için; reosta etkisi gecikse de teşrif ettiler çok şükür..

Hiçbir aşçının tarif defterine giremeyen davranışlara büründüm farkındayım. Asıl amacım deftere girmek değil defterde yorumlanıp afiyet dilenesi olmaktı. Keyfim yok, şerbetim yok ki nabzıma uygun tat bırakayım.. İki hafta önceden kalma bir bayatlık var, belki de üç hafta olmuştur çoktan.

Aslında çok neşelenmiştim, elinde elma şekeriyle lunaparkların altını üstüne getiren çocuklar gibiydim. En sevdiğimse balerindi; eteklerini savurdukça sana uçuyordu herkes.

Bir hediye bulmak lazımdı ama ne?? Pek konuşmazdık, bir pakete sıkıştırabileceklerimi alman bir hayli cesaret isterdi ve tabiiki yemedi benim üstad.. Paket sana değil bana hediye olacaktı ve dayanamayabilirdim. Ama bir sesini duysaydım. Bir duysaydım.." derken aklıma gelmişti herşey işte.

Bir hafta vardı doğum gününe. Tam bir hafta. Çok kolaydı herşey, telefonumu yurt dışı aramalara açtıracaktım sadece! Tek zorluk telefon numarasını bulmaktı. Asıl zor olanı yaptım da kolay olanı kalmıştı.. Ama Türkiye burası, alzheimer genç yaşta vurdu ki unutmuş olacağım pek tabii. Öyle kolay olmadı herşey. Operatörün müşteri hizmetlerine bir iki gün türkçe öğretmeye çalıştım belki anlarlar diye. Lanet olası operatörde bir kişi mi anlayamaz?? Yine kendim hallettim bu sorunu da..

Eee şimdi elimde bir telefon numarası bir de telefon var.. Ne yapacağım arayacak mıyım?? Tabi 2 gün zahmet çektim, sürprizi bozmamalı ama en azından doğru kişiyi aradığımı teyit etmek lazım.. Numarayı çevirdim, en azından telefonun çalacağını ümit ederken "yanlış numara" yazısıyla göz göze geldik. O kadar zahmet ne içindi aman allahım numara yanlışş!!

Yurt dışıyla pek haşır neşir eski bir arkadaşım geldi hemen aklıma, okuldan sonra onu aradım ve uzun incelemelerden sonra numaranın başına alan kodu koyma gereği duyduk. Rusya alan kodu: +7.. Ama hangi Rusya olduğu konusunda yanılgıya düşen arkadaşım herkesi yanılttı ve bütün gün bu numara üzerinde çalıştık. Sonunda cesaret hakkımı arkadaşıma devredip numaranın düşüp düşmeyeceğini teyit ettirdim. Bir bayan rusça birşeyler söyleyince doğru numara herhalde diyip telefonu kapattı bizim akıllı. Demek ki şirket numarasıydı dedim ve bir kere de ben çevirdim numarayı. Yine yanlış diyor?! Kafayı yemek içten bile değildi.. Hırsımı alamadan dershaneye koşmaya başlamıştım çoktan..

Durumu bir de dershanedeki iki arkadaşıma anlattım. Seni zaten biliyorlardı, hatta yazdığım ilk iki üç şiiri okutmuştum bir tanesine. Kimseyi yaklaştırmıyordum defterlerime ama uzaktan yorum yapmak yerine sadece göz bebeklerimde ne etki yarattığını görebiliyordu birlikte geçirdiğimiz yılların deneyimiyle. O da elinden geleni yaptı. Şanslıymışım ki Rusya'da arkadaşı vardı ve numarayı düzeltmek konusunda büyük çaba göstermişti.. Tabi yine sabit telefonlar üzerinden düşünüyorduk...

Eve geldiğimde beynimin bütün kıvrımlarını hissedebiliyordum adeta. Yatağıma uzandım dinlenmek ümidiyle ve yine telefon zırıltısı.. Rusya alan kodunun +7 olmadığını söylüyordu arayan kişi. Moskova alan kodu olarak 495'i yazmıştım numaranın başına. Bir kez daha ümitsizce çevirdim numarayı ve uzun uzun zırıltılardan başka herşeyi duydu uğultularım. Açan yoktu işte. Zaten yorgundum, bu moral de bahanem oldu ve sızdım o gece.. Ama uyumak ne mümkün.. Gece 02:30 ve sıçrayarak uyandım. Aptala malum olur derlerdi de inanmazdım.. Vücudumu kontrol eden birileri telefonuma yapıştı ve yine numarayı çevirdi. Çok beklemedim bu defa, en az benim kadar uykulu bir bayan "yah" diye iniltiye benzer bir ses çıkardı. Elbette o an şokun en büyüğünü geçirmiştim! Senin telefonunu bir bayan açıyordu uykulu!! Kafamı yastığın altına iliştirip rüya olmasını diledim sızmaya çalışırken..

Sabah anlayabildim herşeyi. Türk klasiğini yaşatmak istemiştim aslında, o kadına " ar yu nataşa?" demek psikolojisi geziyordu Türk'ün damarlarında. Okula gittim, bir sigara yaktım ve yine denedim, o kadınla konuşmayı diliyordum.. Yapamadım tabiiki.

Çıkışta dershanedeki kızlardan biriyle buluştum yine. Ptt'ye uğrayacak ve yurt dışı arama kartı alacaktım, aldım.. Aldım ama birinin o kartı ankesörlü telefona sokmamam gerektiğini söylemesi gerekiyordu. Hem madem ankesörlü telefona sokmak hataydı, niye telefon kartı kabul edip bir de şifre sordu?? 15-20 dakika sonra pes edip derse girmeye karar verebilmiştik..

Hava hızla kararmış ben derste gözüm açık uyumayı öğrenirken. Kendimi dışarı atıp tekrar ptt'ye gittim yanımda arkadaşımı da sürükleyerek. Yolda "ar yu nataşa?" replikleri ve binbir diyalog yazıp halimize gülmüştük soğuktan tir tir titrerken. Yol üzerindeki bütün ankesörlü telefonları kullanmaya çalışmıştık ama bu sefer kolay pes etmedik. Ptt'de kartın kullanımda olup olmadığını öğrendik. Operatöre günlerce anlatamadığımızı buradaki insanların birkaç dakikada anlaması neredeyse uçak fobisi olan bir insanın karaya ayak bastığındaki sevinciyle eşdeğerdi ve yerlere kapanıp öpebilirdik. Adam içerideki sabit telefonu gösterdi ve buradan arayabileceğimi söyledi. Numarayı çevirdim, bu kes bir adam açtı telefonu. Başladım kafamda kurduğum ingilizce cümleleri sıralamaya. "İngilizce biliyor musunuz ya da bilen biriyle görüşebilir miyim?" demiştim ki telefon suratıma kapandı. Kahkahayla olduğu yere düşen arkadaşıma bön bön bakıp bende başlamıştım gülmeye. İyi güzel İngilizce konuştuk da adam anlamıyor, rusçayı nereden öğreneceğiz? Amaaaann diyiverdim, "Başlarım hediyesine, sürprizine.. Yarın bir mesaj atarım facebook'tan, doğru numarayı alırız en azından." diyip çıktım bir hışım dışarı.

Sabah sersemliğini ancak öğlen üzerimden atıp doğru numarayı sana sorabilme fırsatını bulabilmiştim. Akşam eve döndüğümde numarayı vermiştin ve Rusya'daki mantıksız mantığı açıklamıştın. Meğer kod mod değilmiş derdimiz, numarada var olup ararken yok etmem gereken bir rakam varmış..

Onca emek, koşturmaca boşa gitmişti; ne sürpriz kalmıştı ne de keyfim.. İki gün sabredip arayacaktım sadece.. Zamanın geçmesini beklemek, o koşturmacadan daha zordu doğrusu..

17 Ocak 2011 Pazartesi

Kaldırım

Görürlerse acırım,
Duyarlarsa kulaklarım çınlar:
Islak kaldırımlarım
Hiç haberi yok gibi..

Kimse durmaz
Durup önünde kalbimin
Kimse durmaz
Herkes gider, herkes biter
O an kalbimin çıplaklığında

Korkma koca adam
Daha yeni başlar
Daha ayak sesleri duyulacak
Herkes gidecek ama bir o kalacak
Bir o bakacak koca yüreğine
Bir o sığacak
Çikolata sakladığın çekmeceye
Bir o sığacak

Duyur işte
Doyur kalbini fermanıyla
Duyur masal anlatmayacak


14 Ocak 2011 Cuma

Eksik

Yüzüm bile iki parça düşüyor artık.. Bir tarafını sen düşürürsen, diğerini ben koparıp atıyorum. Bazen senin düşürmene bile gerek kalmıyor. Kurtulmak istiyorum!

Yüzüm bile iki parça düşüyor artık.. Sen bir umut papatya verirsen, ben bir ışık güller açtırıyorum yedi veren.

Yüzüm bile iki parça düşüyor artık.. Sen o güzel yüzünü sakladıkça eziliyorum yüzümün altında son nefesini ağzıma bırakırken.. Yüzünü saklama benden.

1 Ocak 2011 Cumartesi

Yeni yıl..

Bu yazı için bir hayli özenmeli, bir hayli alıştırma yapmalıyım. Bugüne yakışmalı, bugün gibi harika olmalı. Sayende tattığım her parça gibi..

Günlerdir uyuşturulmuş bir beyinle kendi kendime kutluyorum nice doğumları, unutmuş değilim. Uyuşmuş beynimle ben gezi planları yapıyoruz günün ilk ışıklarını acemice kendimize zerk ederek.

1. Azap vakti! Okula gidilecek..
Eğitim şart! Fakat bu koşullarda ve bu sistemle değil!

2. Arkadaşlarını ihmal etme!
Nicedir görüşmediğim ve ihmal yüzünden haşlamalara maruz kaldığım arkadaşlarıma zaman ayırma vaktim gelip geçmişti bile. Şehir dışında üniversite kazanıp şimdilerde ziyarete gelen bir arkadaşımla görüşmeyi çok istemiştim ama öte yandan ihmal ettiğim ve bugün için söz verdiğim başka arkadaşlarım vardı. İkisini bir araya sıkıştırmak çok zorladı ama benden kaçmaz. 6 kişiyi ders işlenmediği halde okulda hapis tutan sisteme bir hareket çekip kaçmayı başardım 4 saatin ardından ve uzun süreden sonra tatlı bir gün için ilk adımı attım okul bahçesinden dışarı..

Hemen muzır hediyelerimizi hazırladık kutbumla. Şehir dışından gelen arkadaşımdan sonra diğerlerini de hediyelerimle güldürebilmiştim o bir türlü hatırlayamadığın (on a on) kafeye vardığımızda. Kaybolduğumuz yolları bu sefer dimdirek adımlarla yürüdüm ve her zaman keyifle vakit geçirdiğim yerde harika birkaç saat geçirdim. Bulabilseydin seninle gittiğim bir yer olduğu için farklı olacaktı ama seninle birlikte bulamadığım bir yer olması o günki rezilliği tebessümle hatırlattı.

3. Eve koş!
Çok az internette vakit geçiriyorum yoğunluğum yüzünden ve bir umut seninle konuşabilirim diye fırsat buldukça eve koşuyorum. Yine bunu yapacağım, yine yersiz bir umutla boş boş bakacağım fotoğrafına. Sonra da dönüp gereksiz yılbaşı muhabbetlerine konuk olacağım..

4.Şokk!
Bir mesaj uyarısı? herhangi bir grubun saçma haberdar etme sistemidir diyerek tıkladım ve beklemediğim bir isimdin karşımda. Yeni yılımı kutluyordun ve kaybolan defterimden bahsetmiştin. Her zamanki dostça yazılardan diyerek yine de heyecanla cevaplıyordum tane tane. Kaybedemeyeceklerimi söylemeye çalışmıştım. Aynı şeyi istiyorduk. En azından ben seni..

Hiç farkında değildin ama en güzel yılbaşımı geçirmiştim, en güzel hediyeydi kelimelerin. İsterdim ki yine şiir gibi konuşabileyim ama tutukluk yapıyorum namlunla burun burunayken. Daha doğaldır yine de her seçtiğim kelimem, daha sade ama daha saf ve anlamlı. Basit bir sayfa ama daha kıymetli..



Aslı Astarı

Sessizce yaklaştı aslı. ağladığını görmüştüm, yaklaşmıştım ama dokunamazdım; yarası vardı. Ağladığını görmüştüm..

Aslı seviyordu, aşıktı aslı. Ayrıydı ama olsun; buluşuyordu, konuşuyordu. Buluşuyor, konuşuyor ama bilmiyordu aslını astarını. Birkaç dakika önce öğrenmişti sevgilisi olduğunu. Tabi ağlardı; başka kim kahredebilirdi o etten kemikten kostümlü balo iblisine.

Sessizce yaklaştı aslı. Güven vermiştimve rahat hissediyordu yanımda. Herkes konuştukça bir ben susmuştum ayrı düştüğünde bile. Ben de yaşamıştım. O kadar benimsediğin, özüne buladığın astarını nasıl unuturdun?

İlkinde ben açmıştım kollarımı mesken edinsin diye. Şimdiyse o limanına koşmuştu. Kollarımdaydı aslı, hıçkırmaya başladı baskın yediğinde. kapılarını açıp anlattı, annesine sarılır gibi sarıldı ve dinledim sadece. Narindi.. Kendimi aslının yerine koyup düşünüyordum öte yandan: Astarım gelince ya asıllığımdan çıkarsam? Aslının durumuna düşer de "aslı astarı yoktu" cümlesini duyarsam? Beynimde bu cümlenin telaffuzu yoktu.

Saatlerce yürüdük kutbumla o gün. Yakışıp yakışmadığını bilmediğim o gülücükler yüzümdeydi; ne olursa olsun onların yeri belliydi zaten ama beynim harıl harıl savaşıyordu benimle. Oturup birer sigara yaktık kutbumla. Tabi sen bilmezsin, tam iki senedir yani 19 Aralık'tan beri dumanlıyım. Zayıflık diyeceksin; zayıflatmıştın antikor gibi bu virüs vitrini. Saatin tıkırtıları yavaşlardı ben dumanlıyken. Ağzımı açıp "Ya aslı astarı yoksa? " diyebildim. Çok çatıştım kutbumla. Ama kutbum bile sana konduramadı. Susturmaya, unutturmaya çalıştı; iyi düşüneyim ve üzülmeyim istiyordu tüm şefkatiyle. Kıyamazdı arkadaşına.

O gece ağladım. Vazgeçmeliyim aslı gibi olmamak için dedim ama uyurken kulağımda yüksek sadakat vardı. Gece kendi kendine çalmış. Sabah "vazgeçmek mi? " diyerek uyandırdı beni sevgilim. Karşı koyamazdım ve biliyordu zaafımı. Tam gözümü açarken öpüp kaçtı. Aslını astarını anlayamadan..


2 yıl biter...

"Saatler önceye ait gibi
İki yıl öncenin akrebi"

Duruyorum.. Ya da yeni başlıyorum yazmayı kestiğim yerde. Tüyler ürpertici bir soğuk buhar ten evimden vuruyor dakikalarca. Yine beyne tecavüz sancıları iniyor şakaklarımdan. Korku filmlerinde eksik olan o hissi duyumsamak güldürüyor aslında katlimi izlerken. Cemil'in sözleri çalıyor kulak zarımı, sağırlıktan hoştur eline bulaşan kekremsi leke..

-Kendini bırak, sakinleş. Eğer olacaksa zaten olur.
" Rüzgarı oldukça yanar gül
Rüzgarı varsa döner.. Gül "

Öyle sakinim ki artık benim dışımda herşey isyan edebiliyor gidişine. Bense Cemil'in dürtüsüyle veriyorum kalan ruhumu da sana. Gözlerim boş. Dilim boş. Rüzgara dönmeni bekliyorum, yanmanı bekliyorum. Güleceğim ruhumu alınca. Bir yarısı sende kalabilir ama. Hatırlamalısın o ruhun sana ait olduğunu. "Söyle, ne zaman kirlendik?" sorusunu diline yakıştıramayacak kadar utandıracak temizlikte birşey.

"Çağlar gibi imge olurum
Çağlarım
Ağlarsın.."

Bu kadar sakin beklemeyi yadırgamıyorum. Ruhunu teslim ettiğini iddia eden bir canlı edasıyla süzüyorum etrafı, vazgeçmiş gibi görünsem de yok öyle yağma. Cinnet girişi zebanileri romantizmine yakışır bir gösteriyle sembol"his"t ihtişamına tapınıyorum. Cemil'i dinlerken gerçekten köprüden geri dönmekten korkuyorum.

Mona Roza'yı bilmeyen yoktur. Bir de hikayesini dinlemelisin. O gözlerin aslını gören bir suretin şokunu tanıdım. Bir sevginin tam anlamıyla ölümsüzlüğünü, onurunu ve asaletini.. Karakoç'un yoluyla aynı başlangıcı tatmıştım bilmeden. Sonum da öyle mi olacak dersin? En azından asaletim yerini alır..